Tarih boyunca kadınların var olma çabasını her dönem ve uygarlıkta görmek mümkün. Sosyal yaşamın oluşturduğu formlar çerçevesinde kadına yüklenen kimliklerin doğurduğu sonuçlar, var olma mücadelesini başlattı. Siyasette oy kullanarak var olmak, eğitim hakkına sahip olarak var olmak, emek gücüyle hayatını idame ettirecek noktaya gelerek var olmak, söz söyleyerek, nefes alarak, ben buradayım diyerek var olmak…

Bu uzun soluklu mücadele içinde hayatlarımıza dokunan ve iz bırakan kadınlardan bahsetmek istiyorum. Kimi bunu renkleriyle yapmış kimileri ise kelimelerin, notaların gücüyle… Şimdi bu kadınların yaşamlarına ve içlerindeki hazineyi bizlerle nasıl buluşturduklarına daha yakından bakalım.


1) Frida Kahlo

Diago’ nun Frida’sı diye mi başlamalıyım? Hayır hiç sanmıyorum. Meksikalı ressam Frida Kahlo yaşadığı acılarla sanatın buluştuğu noktada harikalar yaratmış bir kadın. Önce çocuk felci ardından da gençlik döneminde geçirdiği trafik kazası ile büyük acılar çekmiş. Resme de tam bu noktada başlamış işte Kahlo… Geçirdiği trafik kazasının ardından çok uzun süre
yatağa mahkum olan Frida’ nın dünyaya açtığı pencere tabloları olmuş. Yani o tavana bakmayı değil tavanı çiçeklerle süslemeyi seçmiş. Bedeninde çektiği o büyük acıları boyalarla birlikte sanki tablolarına akıtmış. Bu sancılı süreci otoportrelerini çizerek hafifleten Frida’yı ilerleyen döneminde kötü sürprizler karşılayacaktı. Frida ve büyük aşkı Diago…

Kendisi gibi ressam olan Diago, Meksikalı Michalangelo ismiyle anılıyordu. Frida’ nın Diago’ya duyduğu büyük bir aşkla başlayan hikayenin devamında evlilik gelmiş ancak Frida mutlu olmak şurada dursun çok büyük acılar çekmiş. Bu kez bedeni değil ruhunun derinlikleri acıyan Frida
o sözleri şu cümlelerle ifade etmiş; “İki büyük kaza geçirdim Diago. Tramvay ve sen. En kötüsü sendin…” Diago tarafından defalarca aldatılan Kahlo’ nun bugün Diago’ ya yazdığı mektuplar hala konuşuluyor. Yaşadığı sıkıntıları çiçeklerle taçlandıran bu renkli kadının evi müze olarak ziyaretçilere açık ve bizlere tabloları ile birlikte kıymetli satırları kaldı.

“Dayanabileceğimizi sandığımızdan çok daha fazlasına dayanabiliyoruz.”


2) Coco Chanel

Fransa’ nın Güneyi’ nde 1883 yılında dünyaya gözlerini açmış olan esmer, ufak tefek bir kız ilerde kadınlara yeni bir yaşam tarzı sunacağından habersizdi. Asıl ismi Gabriel Banheur Chanel olan Coco çok fakir bir aileden geliyordu. Zaten yeterince zor koşullarda yaşayan bu aileyi annelerinin tüberküloz sonucu ölmesiyle birlikte daha zor günler bekliyordu. Gabriel
annelerini kaybettikten sonra kız kardeşiyle birlikte manastırda yaşamaya başladı ancak oranın kuralcı düzenine ayak uydurmakta zorlandı. Bu yaşam tarzı onu mutsuz ediyor ve baskılıyordu ancak bu kadın ilerde yaşadığı devre bile sığmayacak bir özgürlük geliştirecekti. Kız kardeşini yanına alarak manastırdan ayrılan Coco bir ev tuttu ve dikiş dikerek para kazanmaya başladı.

Aynı zamanda şarkıda söyleyen Gabriel Coco ismini de şarkı söylediği mekanda edindi. Geçimini sağlamak için bir yandan şarkı söylerken bir yandan dikiş diken Gabriel’in çalıştığı terziye gelen Fransız subaylardan biri vesilesiyle hayatı değişti. Ona birlikte yaşamayı teklif eden Gabriel’in ilgisi karşılıksız değildi ve bu isteği gerçekleşince Coco sosyetenin içine girmeyi başardı. Dönemin dar korseli, oldukça süslü kıyafetlerine karşın o rahatlığı ön planda tuttu. Erkek kıyafetlerini oldukça sık giyinen Coco kadınların pantolon giymeye başlayacağı bir moda yarattı. Korseli sıkışık elbiselerin içinden özgür bir ruh çıkarttı Coco… Tasarladığı şapkalarla, erkek gibi iki ayağını atarak at binmesiyle, bronzlaşma modasını başlatmasıyla birlikte bir kıyafet tarzı sunmadı. O bir moda yaratmaktan öte kadınlara yeni bir yaşam biçimi sundu. Rahatlığı ön planda tutan Coco, çok meşhur oldu ve yaşadığı aşklarla da anıldı. Ama tüm bunlar içinde en önemlisi kadınlara sunduğu özgür alan oldu. Bizler için uçsuz bucaksız olan gökler kuşlar için epey dar olsa gerek.


3) Audrey Hepburn

Zarafetin vücut bulmuş hali olan mükemmel kadın Hepburn… Onun ilk izlediğim filmi Roman Holiday içlerinden benim için en özelini oluşturuyor. Hepburn’de diğer isimler gibi zor bir çocukluk geçirmiş. Yaşadığı dönemde var olan savaştan oldukça etkilenen Audrey Hepburn’i bir diğer sarsan nokta ise anne babasının boşanması olmuş. Sinema başarısını elbette buraya sığdırmak mümkün değil. Ancak en önemli noktaya değinmek istiyorum. Dönemin içinde estetik sayılan vücut ölçülerinden daha farklı bir beden yapısına sahip olan Audrey’ e yapımcılar belli önerilerde bulundu. Göğüs kafesinde belirgin olan kemikleri saklayan kostümlerin giymesinin uygun olacağını söyleyen kişileri o asla dinlemedi. Sadeliği, doğallığı, zarafeti ve yarattığı fark bu noktada doğdu.

Kadınlara toplum tarafından yüklenen rol ve biçimlere aldırmadan ‘olduğu gibi’ var olmayı başaran bu kadın en büyük devrimlerden birini gerçekleştirmişti. Dönemin diğer artistleri daha çok seksüel anlamda öne çıkarken o hepsinin içinde farklı bir renk oldu. Güzel, zarif, sade, doğal, bazen çocuksu ve masum ifadesiyle muhteşem filmlere imza atan Aurdrey Hepburn, yaşlılık döneminde kendini çocuklara adadığı sosyal sorumluluk projesiyle birlikte güzel hikayesini taçlandırdı. Tiffany’de Kahvaltı filminde yer alan inci kolyeli kızı ölümsüz kılan şey kendinin de dile getirdiği çocuk kalan tarafıydı.


4) Edith Piaf

Yine ufak tefek bir bedenden müthiş bir sesle başarı hikayesi fışkırıyor. Kaldırım serçesi ismiyle anılan Piaf’ da diğer isimler de olduğu gibi çok zor bir çocukluk geçiriyor. Hatta belki de en zor geçen çocukluk onunki demek yeridir. Hayatının anlatıldığı “Kaldırım Serçesi” isimli filmde de çocukluk döneminde yaşadığı talihsizliklere de yer verilmiş. Fransa doğumlu Piaf’ ın annesi geçimini sokaklarda şarkı söyleyerek sağlarken babası da sokak cambazlığı yapıyordu. Piaf, 3 yaşında olduğu sırada babası, bakılması için bu küçük kızı geçici bir süreyle genel eve bıraktı. Bu dönemde gözlerinin mikrop kapmasıyla birlikte kör olma tehlikesini atlatan Piaf 7 yaşında geldiğinde babası tarafından genelevden geri alındı.

Sokak cambazlığının artık yeterli olmadığını düşünen baba kızını da akrobatlık için zorlamış ve Edith ise bunun aksine en iyi yaptığı yolu yani şarkı söylemeyi seçmiştir. Annesi gibi sokaklarda şarkı söylemeye başlayan bu küçük kızı Louis Leplee keşfetmiştir. Adith Piaf böylece profesyonel müzik yaşamına başlayarak “Kaldırım Serçesi” lakabını alır. Yaşadığı büyük acılar çocukluğuyla sınırlı olmayan Piaf, çocuğunu menenjit rahatsızlığından dolayı 2 yaşında kaybeder. Yaşamı zorluklarla dolu bu güçlü sesinin sahibinden ‘La Vie En Rose’ ve ‘La Foule’ parçalarını dinlemek sizleri siyah beyaz günlere götürecek bir güce sahip…


5) Vivian Maier

Onun yaşamını ‘tutkuyla yaptıklarının başarısı gizli kalmaz’ ifadesiyle özetleyebilirim. Mesleği dadılık olan Vivian Maier, bu resmin arkasında bambaşka bir gerçek saklıyor. Para biriktirerek aldığı fotoğraf makinesi onun eli, kolu gibi adeta bir uzuvu haline gelmiş. Hiç yanından ayırmadığı makineyle azımsanmayacak şekilde fotoğraflar çekmiş. Ancak ilginç olan bu fotoğrafları kimseyle paylaşmaması olmuş. Sadece fotoğrafları değil hayatı hakkında en ufak bir bilgiyi hatta bazen gerçek ismini bile gizleme gereği duymuş. Ölümünün ardından Vivian’ın çektiği fotoğrafların filmlerini bir müzayede de alan genç onun başarısını fark etmiş. Fotoğraflarda ciddi bir kompozisyon ve profesyonellik fark eden genç adam Maier’ ın izini sürme kararı almış. John Maloof, bu yolculukta beklediğinden çok daha fazla fotoğrafa rastlamış ancak hayatına dair bilgi edinme kısmı oldukça zorlu olmuş.

Öldükten sonra arkasında büyük bir fotoğraf hazinesi bırakan kadının eserleri gerçekten bir şaheser. Amerikalı fotoğraf sanatçısı olarak anılan Vivian Maier şu an tahmin edemeyeceği kadar ünlü… Onun gözünden çekilmiş sokak hayatından kareler pek çok kişiyi etkisi altında bırakacak nitelikte. Hiçbir fotoğrafçılık eğitimi almayan Vivian Maier’ın başarısının sırrı ruhunda saklı. Bu başarı hikayesine daha yakından tanık olmak isteyenler için “Finding Vivian Maier” belgeselini şiddetle tavsiye ediyorum.